düşününce

• 20/12/2006 - MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Kategori: gazetelerden

TUNCAY ÖZKAN: 4 Kasım'daki Cumhuriyet mitinginde eline mikrofonu alıp CHP otobüsünün üzerinden halka hitap ettiğinden beri kendisini "solu birleştirecek lider" olarak görüyor...

O mitingde "Çankaya Köşkü'nün önünde barikat kuracağımız günler gelecek" diyerek boyundan büyük laflar etmişti. Bu cümleyi muhafazakâr bir adam sarf etse "irticai kalkışma" diye gümletirler; Kanaltürk'ün sahibine ise her yol serbest!

 

Cumartesi günü Menemen'deki Kubilay'ı Anma Töreni'nden sonra yapılacak mitingde sevenlerine seslenecek. ADD'nin organize ettiği "Menemen'den Çankaya'ya Laik Cumhuriyet Mitingi"nden bahsediyoruz. Türkçesi, "Ulusal Liderimiz/Ulu Önder Tuncay Özkan Kurtuluş Savaşı'nı Menemen'den başlatıyor!?"

Bir 10.Yıl Marşı da onun için yazılmalı: On yılda Cumhuriyet Gazetesi'nin parlamento muhabirliğinden kanal sahipliğine sıçrayış Peter İlkesi'ne bile kafayı yedirtmişti. Hepsinin üstüne "solu birleştirecek lider" antrenmanı ve "ulusal lider" pozları eklenince zavallı Peter İlkesi'nin akıl hastanesinden kurtulma ihtimali kalmadı…

Hâlâ aklını yitirmemiş olanlar varsa, onlara da son darbeyi vurmak gerekir. Nasıl mı? Özkan'ın Cumhurbaşkanı adayı Gülsün Bilgehan! (CHP Ankara Vekili, İsmet İnönü'nün torunu, Metin Toker'in kızı) Gördüğünüz gibi laikçi bütün filmlerin sonu İnönü'ye çıkıyor. Aynen o meşhur sözde olduğu gibi: Kısmet değil, İsmet!

***

CUMHURBAŞKANI SEZER: Görev süresi boyunca hiçbir medya kuruluşuna yüz vermedi; vedasına altı ay kala Kanaltürk'ün gecesine katılarak Tuncay Özkan'ın "ulusal liderliğini" işaret etti!

Erken seçim bayrağı açtığı o cümleyi İnönü'yü anma konserinde Gülsün Bilgehan'a söyledi. Dikkat buyurunuz, Çankaya bayrağını o da İnönü'nün Torunu'na teslim ediyor!

Siyasete atılmayacak, emekli olur olmaz Gölbaşı'ndaki evine yerleşecek. Vetosuz, kamusal alansız hayat çekilmez ağbi! Parti kurmaması büyük kayıp. Yine de Tuncay Özkan'a el vermesi gönlümüzü ferahlatıyor...

***

İLHAN SELÇUK: Çankaya Köşkü'nde son aylarını yaşıyor. (Pirelenmeyin, tashih falan yok! Onun durumunu aslında en iyi 'John Malkovich Olmak' tabiri anlatır.)

Türkiye'nin bağımsız ve milli bir eksene yerleştiği 2006 yılını, gazetesi Cumhuriyet'in "Tehlikenin farkında mısınız?" kampanyası ile geçirmesi yeterince manidar. Biz yine de söz konusu kampanyanın nedenini Selçuk'un Köşk'te son demlerini yaşıyor olmasında arayalım...

O da siyasete atılmıyor, Mayıs 2007'de Gölbaşı'ndaki Cumhuriyet evine yerleşecek; eski tüfek cuntacıların en sevdiği şarkı olan "Bir Gece Ansızın Gelebilirim"i dinleyecek. Ne var ki, gelen giden olmayacak!

***

ŞENER ERUYGUR: Tuncay Özkan mitinglerinin unutulmaz yönetmeni! Genel Başkanı olduğu ADD, kamu alem ulusalcı programları gururla sunar...

"AB parasıyla AB karşıtlığı" yaparak devrim tarihine geçti. Böylelikle, Gök Götürsel Erke Dönergeci'ni çalıştıracak yegane emekli paşa olduğunu ispatladı...

 

"Yöneticisi olduğunuz Çağdaş Eğitim Vakfı AB fonlarından beslenmedi mi?" sorusuna verdiği "O benim dışımda!" cevabı ile mahalledeki kargaların kökünü kurutmayı başardı.

 

Tamer korkmaz

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 20/12/2006 - İMRALIDAKİ SIRLAR

Kategori: gazetelerden

Aslında o İmralı da sırları ile oturuyor!..Yargılanması sonucu kamuoyu hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi olmadı..Yakalanması sonrası güvenlik birimlerinde yapılan sorgularında elbette bir çok ilişkisi (Türkiye deki,Avrupadaki ABD deki ilişkileri başta olmak üzere.. deşifre edildi ama bunlar açıklanmadı...

Bu konuya biraz ara verip;

Günümüze dönelim...

İmralı daki karargahından yaydığı mesajların satır aralarında ,bir gizli muhabbet kart ipuçlarına rastlanıyor!..Öyle bir havası var ki;sanki kendisi ile bazı pazarlıklar yapıldığı izlenimi yayıyor!..

Bu doğru olabilir mi?..

Bilindiği gibi Celal Talabani ,Ankaranın kendisinden PKK ile ateş kes konusunda aracı olmasını istediğini ileri sürmüştü..Talabani bu durumu hem de oldukça sert biçimde Ankaradakilere zılgıt çekercesine ortaya atmıştı..!

Ankara suskun kalmıştı...

Talabani hala ısrarla PKK ile Ankara arasında aracılık ettiğini söylüyor...Talabani nin açıklamaları ile eş zamanlı biçimde Abdullah Öcalan da ateş kes den bahsetmişti!....

O günlerde Mehmet Ağar malum çıkışı ile gündeme geldi..Ağar ,şu iddiada da bulunuyordu..Cumhurbaşkanlığı seçimine ve sonrasında genel seçimlere kadar PKK nın rahatsız edici olmaması için Talabani nin aracılığına başvuruldu Ağar ın açıklamaları kelime kelimesine böyle olmasa da bu mealde idi..

Bu iddiaları hatırlayalım..

Ve Apo nun son sözlerine bakalım..

Sanki kendisi ile yapılmış bir ateş kes süreci varmış gibi konuşuyor..Güvenlik operasyonlarını eleştiriyor ...

Bu sürecin bir oyun olduğu anlaşılırsa, o zaman ben de devre dışına çıkar ve .....

Diye devam ediyor..

Dikkat edilirse bir O zaman ben de devre dışına çıkarım diye vurgu yapıyor...Bu devreye girme meselesi nedir?..

İmralı dan yaydığı mesajlar sadece kendi adamlarına mı yönelik ,yoksa mektup mu yazıyor?!.

Şu anki süreci sağlıklı görmüyorum ancak dört-beş ay daha üzerimize düşeni yapmaya çalışacağız...

Ve ekliyor..

Cumhurbaşkanlığı seçimi karşılığında bu süreci bir pazarlık aracı olarak kullanabilir. Bu tehlike göz önünde bulundurmalıdır.

Bu sözlerinde,Mehmet Ağar ın öne sürdüğü Mayıs a kadar bekle teklifini doğrulayacak bir örtüşme vardır denilebilir mi?..

İmralı da eşine benzerine rastlanılmamış bir mahkum gelecek planları yaparak ve Ankara üzerinde öncelikli konular arasında bulunarak Türkiyeyi gözlüyor..

O bir önemli karakutudur...

Ankara ve İstanbul'daki ögrencilik yıllarından beri derin ilişkilerin içerisindedir..Çok net biliniyor ki,o yıllarından başlayarak derin ilişkilerinin izini süren Değerli araştırmacı Uğur Mumcu bir suikasta kurban gitmiştir..

Aslında onu hiç tanımıyoruz!..

12 Eylül 1980 de PKK bütün liderleri ile ele geçirilirken Abdullah Öcalan bir süre Tunceli kırsalında barındıktan sonra Suriye ye bir astsubay nezaretinde nasıl geçebildi..Bir kaçak olarak nasıl Bekaa ya konuşlandı ,teşkilatını yeniden kurabildi,CIA denetimindeki terör kamplarında karargah sahibi oldu,Libya,Arap yarımadası ve Almanyada geçici ve kaçak işçi durumundaki Doğu lu gençleri nasıl devşirebilip Bekaa ya yeni PKK militanları olarak taşıdı,hangi gizli servislerden yardım aldı?..

1984 de başlattığı eylemlerini Türkiye nin dağlarına taşırken,mayınları,rpg roketleri,üst baş yiyecek giyecekleri nasıl sağladı?..

Siyaseten örgütlenmesine neden yol verildi..

Kış şartlarında ABD helikopterlerinin militanlarına yiyecek giyecek silah taşımasına neredeyse neden kayıtsız kalındı..

Suriye deki karargahından ,Avrupa kentlerinde kurdurduğu televizyonunun canlı yayınında bir keresinde,Ankara dan bir siyasi parti liderinden haber aldığını, bu haberde kendisine karşı operasyon yapılacağını ,kaçıp kendisini kurtarmasını istendiğini bile söyledi..Hala bu olayın içyüzü kamu oyundan saklanmaktadır..Apo ya Seni yakalayacaklar kaç kendini kurtar diye haber gönderen siyasi parti liderinin kimliği saklanmaktadır...!

PKK yı finanse eden kaçakçılık için oluşturulan ilişkiler de üstü örtülü olarak durmaktadır..PKK nın kaçakçılık sonucu sağladığı büyük sermaye yıllarca Türkiye nin para piyasalarında büyük faiz ortamında da kullanıldı,bu kara para devletin faiz politikası ile kat ve kat arttı..PKK nın kara parası Abdullah Öcalan ın direk kontrol ettiği atadığı kişilerce yasal şirketler şeklinde piyasaları kontrol etti..Apo nun adamlarının bu rahat hareketlerinde siyasetten ve bürokrasiden işbirlikleri sağladıkları belirlenemedi mi?..

Bu örgüt hiç deşifre edilmedi..!

Sermaye piyasasındaki uzantıları..

Mafya yapısı..

Para ile desteklediği kalem erbabı!..

Toplumu manüple,kontrol eden eğlence dünyasındaki örgütlenmesi...

Siyasi beslemelerini nasıl organize ettiği..

Şirketler,dernekler,sivil örgütleri,üniversitedeki uzantıları...

1993-94 yılındaki bir demecinde şöyle demiştir İstanbul,Ankara,İzmir,Antalya bizim..Varoşlardan girdik..bu kazanımlar kolay olmadı..Artık bizi sadece kendi örgütümüze katılanlar değil her kesimden ,sermayeden destek vardır. Bu açıklamasının yayınlandığı gazetesinde yan sayfasında da bir köşe yazısında Türkiye nin büyük sermaye ailelerinden bir mensibina övgüler düzülüyordu..

Ne biliyoruz toplum olarak?..

İmralı da bir dokunulmaz oturuyor...

Açıklamalarının satır aralarından ilişkilerini anlamaya çalışıyoruz!..




Behiç KILIÇ. Internethaber

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 20/12/2006 - Haberin birinci şartı, suçlanan insanı aramaktır!

Kategori: gazetelerden

Ali İhsan KARAHASANOĞLU

 

Tesettür faciası” haberi Hürriyet’in elinde patladı.
Şimdi yaptıkları yanlışı temizlemeye çalışıyorlar.. Bir yandan gazetelerinde, bir yandan televizyonlarında yaptıkları haberlerle durumu kurtarmaya çalışıyorlar.

 

Oysa konu çok basit.
Yılların gazetecisi olmakla övünen Uğur bey, kendisine gönderilen raporu hemen haber yapmadan önce, olayın taraflarına bir “alo” diyecekti..
Tüm taraflarına..
Hepsi bu kadar.
Evet, önceki akşam Arena’da yaptığı savunmada anlattığı, raporda imzası olan doktor ile konuştukları doğru. Zaten bunun aksini söyleyen de yok!
Ama haberi haber yapan, suçlayan kişi ile yapılan görüşme değil ki!
Haberi haber yapan, suçlanan kişinin ne diyeceğinin sorulması..
Onun içindir ki; Uğur beyin, “Ben gazeteci olarak ne yapacaktım? Raporda imzası olan doktoru arayıp konuşmuşum. Başhekimi arayıp sormuşum. Ben daha ne yapacaktım?” diye çırpınması boş gayretler.
Tek bir şey yapacaktınız sayın Dündar..
Yargısız infaza tabi tutmak istediğiniz, tesettürlü olduğunu ileri sürdüğünüz doktorları arayıp, “Siz ultrasonu çekmemişsiniz, doğru mu? Doğru ise çekmeme sebebiniz nedir?” diyecektiniz.
İşte ondan sonra yapacağınız haberin bir kıymeti olabilirdi.
İşte o zaman, gerçekten objektif bir gazetecilik yaptığınızı iddia edebilirdiniz.
Şimdi sizin yaptığınız ise, topal haber..
Olayın bir tarafını dinleyip, nihai kararı vermek.. İnsanları yargısız infaza tabi tutmak..
Gazeteciliğin en temel esasını ayaklar altına almak..
Hiç düşünmediniz değil mi, “Acaba suçlayacağımız insanlar ne diyecekler bu konuda?” diye...
İlk günkü haberinizde bu konuda tek satırcık bir bilgi var mı?
Yok. Çünkü sormamıştınız.
Şimdi kalkmış, “Biz daha ne yapacaktık; rapordaki bilgiler yanlışsa biz ne yapalım?” diye sıyrılmaya çalışıyorsunuz, tek taraflı haberinizin sorumluluğundan..
Gazeteciler yargısız infaza kalkışırlar da, milletvekilleri boş durur mu?
Hemen CHP milletvekillerinden birisi, almış yalan haberin mimarı Hürriyet’in haberini, adeta kutsal bir kitaptan bilgi almışcasına döktürmüş açıklamayı..
CHP milletvekili MehmetNeşşar’dan bahsediyorum.
Prof. unvanı da olan bu zat, şöyle yapmış açıklamasını: “16 yaşında bir hastaya testis ultrasonu çekmeyen doktor sadece hekimlik andını çiğnememiş, yanlışını bir çocuğa cinsellikle bakacak kadar ileri götürebilmiştir. Bir çocuğun testis ultrasonunu çekmeyi reddeden doktorun tesettürlü olması ise, yobazlık ve sapkınlığın din kisvesi altında nasıl beslendiğini açıkça ortaya koymaktadır.”
Uydur uydur söyle..
“Testis ultrasonu çekilmemiş”miş. “Çekmeyen tesettürlü” imiş.. “Yapılan yobazlık”mış, “sapkınlık”mış!
Milletvekili olmuş, prof. olmuş ama, suçlanan insanın da dinlenmesi gerektiğini öğrenememiş!
Ya AKParti’nin Uğur Dündar’a hâlâ teşekkür eden prof’larına ne diyelim?
Prof. Cevdet Erdöl kendisi söylüyor: “Hastanın ultrasona geliş saati 18.17.. Oysa oradaki doktorun mesaisi 18.00’de bitiyor. O saatten sonra acil vaka çıkarsa, icapçı doktor çağrılması lazım. İcapçı doktor da, zaten erkek..”
Bunu söyleyen AKP’li prof., hemen akabinde dönüyor Uğur Dündar’a diyor ki; “Ben sizin objektif haber anlayışınızı takdir ediyorum.”
Hayret ki ne hayret!
Adam diyor ki; “Tesettürlü iki doktor, ultrason çekmedi.” Sen ise diyorsun ki; “Tesettürlü doktor yok. Zaten o saatteki doktor bayan değil, erkek.”
Bunları söylemene rağmen, yalan haber yapan zata övgüler düzüp “objektif gazetecilik” payesi veriyorsun!
Ne diyelim; “Bu korkaklıkla, ensenize daha çook tokat yersiniz” mi diyelim?
“Onlar yalan haber yapsınlar, siz de onları takdir edin.. Bize ne ki?” deyip boş mu verelim?

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 20/12/2006 - Sezer ile Bahçeli...

Kategori: gazetelerden

Başbakan Erdoğan’ın ne kadar da kısmetli bir politikacı olduğunu düşünüyorum, bazen...
Sanki, herkes ama herkes O’na çalışıyor...

 

Serdar ARSEVEN

 

Anamuhalefet koltuğunda, Baykal gibi bir liderin oturması “zaten” öyle de...
Hiç şüphe yok ki...
Sayın Sezer’in Köşk’te olması da,
Başbakan Erdoğan için büyük nimet!..
Sözgelimi...
Sayın Sezer değil de, Demirel gibi “kıvrak” bir zât otursaydı, Köşk’te...
Böyle bir söz ve manevra ustası, AKP’yi sıkıntılı durumlara düşürmez miydi?..

Bazen ustalıklı manevralarla, esprilerle dağıtman gerekir rakibini...
Sorsam ki...
“Sezer’in espri yaptığına şahit olan var mı?..” diye...
“Var” diyen çıkmaz herhalde!..
Hep o bildik yüz ifadesi...
Ne Atatürk’e benziyor, ne çakır keyifken bayağı bayağı adam güldüren İnönü’ye... Kenan Evren’in bile, darbe sonrasındaki yurt gezilerinde başvurduğu nükteleri vardı...
Ne bileyim... Akıllarda yer eden bir “netekim”i vardı!..
Şimdi de.. İyi kötü resim yapıyor, hiç olmazsa...
Sayın Sezer’in ne gibi özellikleri var, acaba?..
Bilemiyorum... Dans etmez, şarkı söylemez mi?..
Cuma namazı, oruç... Bunlarla arası nasıldır?
Hangi sivil toplum örgütlerine üye olmuştur?..
Zamanında, Atatürkçü Düşünce’nin, Çağdaş Yaşam’ın, Hava Kurumu’nun etkinliklerine katılmış mıdır?..
Çalabildiği müzik aleti, yapabildiği spor?..
Boksa, karateye, golfe merak salmışlığı var mıdır?..
Futbol, voleybol, buz pateni, body, dağcılık, atıcılık, cirit...

İşte dün...
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin gazete yöneticilerini davet ettiği basın toplantısı esnasında bunları düşündüm, bir ara...
Sayın Bahçeli ile Sayın Sezer’in ne denli benzeştiğini fark etmek...
Belki “günaydın” diyeceksiniz ama...
Bana ilginç geldi!.. Sayın Bahçeli öylesine düz bir devlet adamı ki...
İsmiyle müsemma!..
Konuşmalarına şöyle espriler, fıkralar, atasözleri serpiştirse...
Hayır... Sayın Bahçeli’nin görüntüsünü getirseniz ekrana...
Ve, “alt yazıyla” geçseniz mesajlarını...
Pek de bir şey fark etmeyecek, sanki!..
Bilemiyorum, Parti’nin bir imaj çalışması var mıdır?..
Sayın Bahçeli’ye, “gerginliğini” yansıtmama, hareketlerine estetik katma telkinlerinde bulunan?..
“İmaj meselesi”, hele iktidar döneminde “töre dayağıyla” gündemin baş sırasına oturmuş olan bir parti için çok önemli...
Bir bu önemli... Bir de, “devletin bekâsı”, “taviz verilmez laiklik” gibi kavramları öne sürerek, hak ve özgürlük taleplerine karşı çıkan CHP ile aynı çizgiye düşmemek!..
Maalesef... CHP ile aynı çizgide olduklarını düşündüren kalıpları kullanmakta ısrar ediyor, sayın Bahçeli...
Dünkü basın toplantısında da onu gördük... Sayın Bahçeli, Erdoğan’ın Köşk’e çıkmasına karşı çıkarken, tıpkı Baykal gibiydi...
“Başbakan, Köşk’e çıkmakta ısrar ederse, rejim bunalımı doğar” mesajını verdi.
“Ara rejim” endişesinden bahsetti...
Sorular üzerine, “ara rejime karşı olduğunu” belirttiyse de...
“Ara rejimin olmaması, Erdoğan’ın Köşk’e çıkma hevesinden vazgeçmesine bağlı” demeye getirdi!..
Asker üzerinden siyaset... Tıpkı Baykal’ın yaptığı gibi!..
Bu söylem CHP’ye yarayabilir de... MHP’ye ne katar acaba?!..
NİYE KIZDI Kİ?..
Sayın Bahçeli’nin benim sorum üzerine sinirlendiğini belli etmesi de, puan getirici değildi...
Hem... Ben ne sordum ki?..
Şuncağız bir şey işte: “Efendim: Sizin ve Sayın Baykal’ın Cumhurbaşkanlığı meselesine bakışlarınız arasında fark yok. Benim merak ettiğim; laiklik konusuna bakışlarınız arasında fark var mı?.. Herkes Anayasa’daki laikliğe taraftar olduğunu söylüyorsa da, tavırlar farklı. Mesela, Sayın Baykal, üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakmanın laikliği tehlikeye düşüreceği görüşünü savunuyor. Siz efendim, bu konuda kendisiyle aynı görüşü paylaşıyor musunuz, paylaşmıyor musunuz?..”
Evet... Soru böyleydi...
Özür dilerim, bir bölümü eksik kaldı... Sorumun bir yerinde, iktidara geldikleri seçimlerden önce başörtüsü meselesini çözüme kavuşturacaklarına dair ‘erkek sözü’ verdiklerini hatırlatmıştım!..
Ve, “Bu sözün hâlâ geçerli olup olmadığını” sormuştum...
Bu sorum üzerine... “Teşekkür ettikten” sonra, kafamın arkasındakileri kendisine söyletmeye ve partisini başkalarının çizgisine çekmeye çalıştığımı öne sürdü, Sayın Bahçeli...
Cevabına gelince... Aslında, pek bir şey söylemedi...
Diğer partiler gibi, Anayasa’nın çizdiği laiklik çerçevesini benimsediklerini...
Ve...
Başörtüsü meselesini siyaset malzemesi yapmayı düşünmediklerini belirtti, özetle...
 “ ‘Erkek sözü’nün geçerli olup olmadığına” gelince...
Başörtüsü meselesini çözüme kavuşturmak konusunda “erkek sözü verdiklerini” ve “bu sözlerinin arkasında olduklarını” söyledi...
Ve son olarak da...  “Vatandaşımız bizi tek başına iktidara getirsin, nasıl çözeceğimizi görürsünüz!” dedi.
Bu cevap da ilginçti... Daha doğrusu cevaptaki “çözmek” kelimesi...
Malûm, çözmeden çözmeye fark var...
Kimi, örtüyü (evvelce misali görüldüğü üzere) çözerek ya da çözdürerek çözmüş olur...
Kimi de, serbest bırakılmasını sağlayarak!..
Sayın Bahçeli’nin “çözüm”den kastı neydi?
Soracaktık, o kadar öfkelenmeseydi!..

Bu arada... Sayın Bahçeli’nin, AKP Lideri’ne “dokunulmazlık” tarafından vurması da, herhalde getirisi olan bir tavır değildi.
Sayın Bahçeli bu noktada da, Sayın Baykal’ın izinden gittiğini gösterdi...
Oysa... Hem siyasilerin hem de üst düzey bürokratların dokunulmazlıkları üzerinde dursaydı...
Ve hepsini hedef alsaydı...
Farkını ortaya koymuş olurdu!..

Bir basın toplantısının ardından...
Diyorum ki özetle:
Başbakan Erdoğan pek kısmetli!..
Hiçbir Başbakan’a böyle muhalifler nasip olmadı, zira!..

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 20/12/2006 - OYNAT UĞURCU'ĞUM OYNAT

Kategori: gazetelerden

 

Oynat Uğurcuğum, oynat!.. Tesettüre gel, tesettüre!

 

HASAN KARAKAYA

 

Uğur Dündar’ı; hiç bu kadar “panik” içinde, hiç bu kadar “agresif” ve hiç bu kadar “ağlamaklı” görmemiştim... “Foya”sını ortaya çıkaranları sanki dövecek gibi “agresif” ve suçüstü yakalanmış olan bir insanın paniği içindeydi!.. İşin tuhaf tarafı, elinden “oyuncağı” alınmış bebekler kadar da “ağlamaklıydı!..

 

Dedim ya;
“Hep tepeden bakan” bir insan görüntüsü veren Uğur Dündar’ı hiç bu kadar “çaresiz”, hiç bu kadar “perişan” ve “aciz” görmemiştim... Önceki akşamki “Arena” programında “karmaşık duygular” içindeydi!.. Kâh “öfkeli”ydi, kâh “teşekkür” ve “özür” bekleyen bir “mağdur” rolünde!..
“TESETTÜR”LE İLGİSİ NE?
Olay, malûm...
Uğur Dündar ve ekibi, “tam bir ay önce” meydana gelmiş bir olayı “araştırdılar”(!), “soruşturdular”(!) ve bir “doktor ihmali”ni ortaya çıkardılar!..
Konya Numune Hastanesi’nde, 16 yaşındaki Ali Faruk G. adlı çoban bir genç, “doktor ihmali” sonucu “testis”lerinden birini kaybetti!..
Bunun “1 ay sonra ortaya çıkarılmış olması” bile elbette bir “gazetecilik” başarısı!..
Ancak, soru şu:
“Bu olayın tesettürle ilgisi ne?..
Bu olayda, bayan radyologların rolü ne?”
İşte burada, Uğur Dündar’a; “Oynat Uğurcuğum!.. Oynat da, şu filmi başa sar!” deyip, olayın bam teli olan o başlığa, evet Hürriyet’teki “Tesettür Faciası” başlığına gelmek lâzım!..
Hürriyet’in, 1. sayfada “Testis diye çekmediler” şeklinde, iç sayfada ise tam 9 sütuna “Tesettür faciası” başlığı ile sunduğu haberin spotunda aynen şöyle deniliyordu:
“Konya’da tesettürlü iki kadın doktor, testisleri şişen 16 yaşındaki gencin ultrasonunu çekmedi... Ameliyat geciktiği için, gencin bir testisi alındı!”
Şimdi, gelin, bir “Uğur Dündar Prodüksiyon” olan filmi kare kare inceleyelim ve bu olayda “araştırmacılık” mı yapılmış, yoksa “gerilim çıkarmaya” yönelik bir “karıştırmacılık” mı, tek tek görelim...
Uğur Dündar, önceki akşam yayınlanan Arena’da diyordu ki;
“Ben, haberimi Opr. Dr. Celal Tütüncü’nün raporuna dayandırdım! İşte rapor elimde!..”
Doğru... Dr. Celal Tütüncü’nün böyle bir raporu var!.. Ancak, o raporda; “bayan doktor”dan söz edilse de, “tesettür” ifadesi geçmiyor!.. Peki, Hürriyet, 9 sütuna attığı “Tesettür faciası” başlığını nereden yumurtladı?..
Haa, bayan doktorlar özel hayatlarında, yani hastane dışında “tesettürlü” olamazlar mı?..
Elbette olabilirler!..
Bu da, hiç kimseyi ilgilendirmez!..
DR. TÜTÜNCÜ’YÜ NİYE ARAŞTIRMADINIZ?
Peki, sormak lâzım değil mi;
Bayan doktorların “özel yaşantı”larını araştırıp, onların “tesettürlü” olduklarını ortaya çıkaran Bay Dündar; biraz da o raporu yazan Opr. Dr. Celal Tütüncü’yü araştırma gereğini acaba niye duymadı?..
Eğer araştırsaydı, görürdü ki;
Dr. Celal Tütüncü, 3 Kasım 2002 seçimlerinde “AK Parti’den milletvekili adayı” olmak istemiş!.. Bu talebi geri çevrilince, “O zaman” demiş; “Beni Konya Numune Hastanesi’ne başhekim yapın!”
O da reddedilince; “kuyruk acısı” başlamış ve her tarafını “intikam hırsı” bürümüş!..
Öyle bir “hırs” ki; gözleri, o hırsla “kör” olduğundan, “nöbet çizelgesi”ndeki “doktor”ların kimler olduğunu bile görememiş!..
Çünkü efendim;
Olayın meydana geldiği 13 Kasım 2006 tarihinin saat 18.17’sinde; hastanede “bayan radyolog” yoktur!.. Onların mesaisi “17 dakika önce” bitmiş ve evlerine gitmişlerdir!..
Yani, o saatte “ultrason çekmeleri” mümkün değildir!..
Çünkü, “hastanede değiller”dir!..
Durun, dahası da var:
13 Kasım 2006 günü, “icapçı doktor” olarak görevli olan; Dr. Ayşe Yüce Aktaş değil, Dr. Levent Kaya’dır!.. Yani, “acil bir vak’a” durumunda, ona “telefon” edilmesi ve onun “ultrason çekmesi” gerekmektedir!..
Ne var ki;
“Milletvekili adayı” yapılmayan, “hastane başhekimliği” talebi de geri çevrilen Opr. Dr. Celal Tütüncü, o günkü “icapçı doktor”un Levent Kaya olduğundan bile habersizdir!.. Kendisine “telefon” da açmamıştır!.. Eğer Levent Kaya’yı arayıp, “Bu gencin ultrasonunun acilen çekilmesi gerekiyor” deseydi, belki de Ali Faruk G. adlı gencin “testis”i hiç alınmayacaktı!..
Özetle söyleyecek olursak;
Opr. Dr. Celal Tütüncü, bünyesini saran “intikam hırsının kurbanı” olmuş ve “görevini ihmal” etmiştir!.. “İhmalini örtbas” etmek için de “Uğur Dündar’ı kullanmaya” kalkışmış, ancak “Vakit duvarı”na çarpmıştır!..
Eğer Vakit devreye girip de “olayın arka plânı”nı araştırmasaydı, “tesettür faciası” palavrası, kafalara kazınacaktı!..
DOKTOR-GAZETECİ HIRSI ÖRTÜŞÜNCE!
Yalnız, benim merak ettiğim şu:
“Uğur Dündar; araştırmacı gazetecilik haberlerini, hep böyle tek kaynağa dayanarak, yarım yamalak mı yapıyor?”
Bu nasıl “araştırmacı-soruşturmacı gazetecilik”tir ki, “tek kaynağa” dayanıp diğer insanlara “çamur” atarken, “suçlayan ve suçlanan” insanları araştırma gereği duymuyor?..
Bay Dündar; eğer araştırsaydı, görürdü ki;
“Elimde raporu var” dediği ve başkaca da hiçbir kaynak gösteremediği Dr. Tütüncü, hem de bu yıl içinde, evet 6 Haziran 2006 tarihinde “uyarma cezası”na çarptırılmıştır!..
Bayan doktorların “tesettürlü” olup olmadıklarını araştıran Bay Uğur Dündar, acaba; Dr. Celal Tütüncü’ye verilen bu “uyarı cezası”nı niye görmezden geldi?!?
Yoksa, o takdirde,
Olay, sıradan bir “hastane ihmali” olarak kalacak ve 9 sütuna “Tesettür faciası” başlığı atılıp da, “bir yerlere mesaj” verilemeyecek miydi?..
Demek oluyor ki;
Dr. Tütüncü’nün “AK Parti’den intikam hırsı” ile Hürriyet’in “başörtülülerden intikam hırsı” örtüştü ve ortaya böyle bir “işbirliği” çıktı!..
HASTANEDE OLMAYAN BİR DOKTOR
NASIL “ULTRASON” ÇEKEBİLİR Kİ?
Ancak, baltayı taşa vurdular!..
Zira;
“O günkü olayla hiçbir ilgisi olmayan”, yani “hasta ayrımcılığı” yapmasına imkân ve ihtimal bulunmayan “radyoloji” uzmanı Dr. Ayşe Yüce Aktaş’ın; Dr. Celal Tütüncü’nün iddia ettiği gibi; “hasta, erkek olduğu için testis ultrasonunu çekmemesi” tamamen palavradır!..
Çünkü, biraz önce dediğim gibi; Ayşe Hanım, o saatte hastanede değildir!.. Dolayısıyla, “Sen erkeksin, senin testis ultrasonunu ben çekemem” demesi mümkün değildir!..
Bay Uğur Dündar, eğer “önyargılı” davranıp, sadece “Dr. Tütüncü’nün hırs ürünü raporu” ile yetinmek yerine, “hastane kayıtları”na da bakmış olsaydı, görürdü ki;
Dr. Ayşe Yüce Aktaş’ın, sadece 2006 yılı içinde; evet 2 Mart, 12 Nisan, 7 Ağustos ve 7 Ekim 2006 tarihlerinde “erkek hastaların ultrason çekimini yaptığını” görürdü!..
Demek ki, “hırs”ları, gözlerini kör etmiş!..
Dr. Celal Tütüncü “taleplerinin geri çevrilmesi” hırsıyla, Bay Uğur Dündar da “tesettür aleyhtarlığı” hırsıyla, “gerçek”leri görememişler!..
Dr. Tütüncü, “icapçı doktor”un kim olduğunu, Bay Dündar da “hastane kayıtları”nı göremeyecek kadar “kör”leşmiş!..
Sadece “hastane kayıtları”nı değil, kendisine “kaynak” olarak gösterdiği Dr. Tütüncü’nün; “hem de ameliyattan 2 gün önce hastayı muayene ettiğini, ancak ultrasonu daha sonra istediğini” de görmemiş, araştırmamış!..
SADECE 36 DAKİKA YETERDİ!
İşin özü ve özeti;
Bay Dündar, “Dr. Tütüncü’nün, kendi ihmalini örtbas çabası”na alet olmuş!..
Hiç ilgisi olmadığı halde, işin içine “tesettür” de sokulunca, “balıklama” atlamış!..
Peki; atlamış da, rahatlamış mı?..
Hayır!.. Resmen ve alenen “rezil-kepaze” oldu!..
Eğer “rezil” olmamış olsaydı, böylesine “süngüsü düşmüş” ve böylesine “ağlamaklı” olmazdı!..
Hele hele; “teşekkür beklerken, suçlu ilân edildim” demezdi!..
Evet, evet; “özür bekliyorum” derken agresif, “teşekkür bekliyorum” derken ağlamaklı bir ruh hali yaşamazdı!..
Kim ne derse desin, fena halde “tonga”ya düştüler!.. Aynen, daha önceki “mini etekli kızı diri diri yaktılar” palavrasında olduğu gibi!..
Uğur Dündar, şimdi kalkmış; “36 yıllık gazeteci” olduğunu söylüyor!..
“36 yıllık gazeteci” olmak bir meziyet değil ki!..
Eğer “36 dakikalık bir araştırma” yapsaydın, olayın “tesettür”le hiçbir alâkasının olmadığını görür ve “sicilleri tertemiz” bayan doktorlara “çamur” atmaya yeltenmezdin!..
Ama, ahh, o körolasıca “önyargı” yok mu?!?
İşte o, insanların gözünü “kör” ediyor!..
Hele buna; bir de “yaşlılık” eklenince!..
O zaman, “gözlük” de kâr etmiyor!..
----------------
Çam kesene hapis!
Gazeteler, bir yandan "Yılbaşı için içki tanıtımı yapan ilâveler" verip "ayyaşlığı teşvik" ederken; bir yandan da, "Noel kutlaması için çam kesenler"in "30 ay hapis cezası"na çarptırılacağını yazıyorlar!..
Aslında sevinmedim değil... Öyle ya, "Noel için çam kesene 30 yıl hapis" verilecek!..
Sonra şunu düşündüm:
Bu, nasıl ülke ki; "Noel için çam kesene 30 ay hapis" verilirken, "villa için orman katledenler"e hiç dokunulmuyor!..
Evet, aynen düşündüğünüz gibi, "Acarkent"ten söz ediyorum!.. Orada bırakın "çam" kesmeyi, bir "orman katledildi", ama hâlâ "hapis" yatan filân yok!..
Hani, derler ya;
"Bu ülkede, götürdün mü büyük götüreceksin!"
Galiba doğru!.. "Çam" kesene hapis, "orman katledene" bişey yok!..
Burası Türkiye!.. Daha ne diyeyim ki!?!..

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Yardım etmek mi istiyorsun? O zaman dinle; yaşama sevinci getir bana çokça olsun çabuk tükenmeyenlerinden. İhtiyacım var bu ara unutmak üzereyim mutluluğu, unuttum sıcak bir çayın tadını, esen rüzgarın serinliğini, hadi durma öyle hatıralarımı canlandır, iyi olanları?

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS

Kategoriler

Arkadaşlar

sophia
haticeozkan
elemg
ctella
hatice38
beyazgulalev
lara83
cazibelibocek
fatoscb
tunacigdem
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:17
| Sonraki Sayfa